




<< Önceki Sayfa | 1 / 28 | Sonraki Sayfa >>
Tebdil-i Mekan
Tebdil-i Mekânda ferahlık vardır dedik, artık yeni dükkandayız...
Hepinizi bekleriz :)
www.sertalpbilal.com
turuncu balığınız yayında... :)
Sütçümüzün Adres Değişikliği

Bu yazıyı yazmak için Word’u açar açmaz burnumdan su akar gibi kan akmaya başladı. Nedenini bilmiyorum, şu an bir mendille burnumu kapatmış durumdayım. Kendi kanımı böyle cömertçe harcayınca kendimi biraz garip hissettim doğrusu. Durduk yerde böyle bir şeyin olması beni hem tedirgin etti, hem de meraklandırdı. Aslında başka şeyler yazacaktım, yazımın yolu değişti.
Bu arada unutmadan söyleyeyim kitap bastırma ile ilgili projemde birkaç değişiklik yaptım. Şimdi üzeri kapalı olan projemi sizinle belki sonra paylaşırım. Bugün İpek Abla’mın taşınma haberini aldım. Blogcu’nun belki de en hakikatli şairlerinden olan İpek Abla, (nam-ı diğer güzin apla) artık www.ikikent.info adresinde devam edecekmiş o güzel şiirlerine. Bende de buna benzer bir hazırlık var bu ara. Birkaç gün sonra ondan da haber vereceğim.
Kan diye girdik yazıya öyle devam edelim o halde. Kan, edebiyatta da çok kullanılan bir madde fark ettiğim kadarıyla. Kanımdasın, kanımı akıtsalar gibi ifadeler geldi aklıma en başta. Kan, bir meselenin veya kişinin önemini anlatmada kullanılan güçlü bir ifade. İnsan kan olmadan yaşayamaz birinci neden bu galiba. İkincisi de kanın hassaslığından olabilir. Elde tutması zor gibi. Yani küçük bir sıyrıkta bile dışarı çıkmaya çalışıyor. Kan bir ölüm anının en çok akılda kalan yanı değil midir hem? Her zaman ürkmüşümdür kandan. Geçen haftalarda sağlık merkezinde bir tüp kanımı aldıklarında bile (her ne hikmetse) üzülmüştüm.
Neyse, kandan felan bahsetmeyeceğim artık sevinebilirsiniz :)
Ramazan dolu dizgin devam ediyor efendim. Her gün buraya ılık sütümüzü bırakan İpek Abla sayesinde boyumuz da uzuyor elhamdülillah. Bu Ramazan ayı diğerlerinden bambaşka geçiyor. Ailemle birlikte, televizyon ekranından şehir isimleri yavaş yavaş kayarken sıcak bir pideye iştahla göz atmayı, annemin tadını hiçbir şeye değişmeyeceğim yemeklerini koklamayı, o manevi atmosferi birlikte yaşamayı, iftar tokluğunu üzerimden atmak için babamla birlikte teravihe gitmeyi gerçekten çok isterdim. Uzak diyarda yaşamanın en büyük eksikleri bu galiba. Ramazan ayında pek bir yalnız hissediyorum kendimi. İftar vaktinde sadece televizyonda okunan ezan sesini duyabiliyoruz. Halbuki evimde olsam, kulağımızın dibindeki hoparlörden imam inletirdi tüm siteyi. 5 senedir ailemden ayrı yaşamaya hâlâ tam olarak alışamadığımı bu sene fark ettim. Çok özlemişim Ramazan’ı evde geçirmeyi. Bu açıdan Ramazan’ın yaza doğru kaymasına sevinsem mi üzülsem mi emin değilim…
Sahurlarımız bir garip, iftarlarımız bir garip, biz bir garibiz. Derslerin de bir yandan ağırlığını yavaş yavaş (gerçi Autocad dersi sağolsun gayet hızlı hallediyor) ağırlığını hissettirmesi de insanın sinirini bozuyor. Yapacak işler birikiyor. Adam gibi çalışmak gerekiyor artık. Fazladan yatarak geçirdiğimiz her bir dakika aleyhimize yazılıyor artık. Üniversite okumanın en zor yanı bu olsa gerek. Bir anda beş altıya bölünüyorsunuz. Aklınız bir bilgisayar dersinde, bir matematikte, bir tarihte…
Bugün bir arkadaşımla birlikte Kızılay taraflarında geziyorduk. Bir PetShop (neden İngilizce bilmiyorum ama) gördük. Bahçesinde kafeslere konulmuş yavru hayvanları fark edince, benim ısrarım sonucu mağazaya yaklaştık. Minik minik çok tatlı iki tane köpecik vardı. Minicik patileri ile kaşınıyor, masum masum bize bakıyorlardı. Sonra uyuklamakta olan iki tane kedicik de gördük. Hemen yanlarında ise 3-4 tane kar beyazı tavşan birlik olmuşlar, birbirlerine sokuluyorlardı. Bir tanesi bize bakıyordu. Görmeniz gerekirdi, o nasıl bir güzelliktir aman Allah’ım. Kırmızı tatlı gözleriyle öylece bakınıyordu ya.. İçim gitti gerçekten. İlerde evim olursa böyle ne kadar hayvan varsa doldururum gibi geliyor ya, hadi hayırlısı.
Kızılay’dan sonra Kocatepe’ye çıkalım dedik, malum kitap fuarı var. Kitap fuarına katılım fena değildi açıkçası. Yürümekte zorlansak da yine de gezebildik. Bir ara İkbal Gürpınar’ın imza dağıttığını gördüm. Epey bir kalabalık olduğu için sadece uzaktan biraz baktık sonra ayrıldık. İşin açıkçası, kitap fuarının kalabalık olmasına sevindim. Ama diyorum ki içimden “bizim halkımız okumuyor, bugün aldıkları ve imzalattıkları kitaplar evlerinde süs oluyor.” Neden böyle düşünüyorum, bir dayanağı var mı bilmiyorum ama öyle hissettim. Eğer orada gördüğüm ilgi gerçekse ne mutlu bize. Kitap dostları ile bir arada olmak insanı sevindirmez mi hiç…
Burnumun kanamasının hala durmaması beni giderek sinir ediyor. Bu arada koridordan gelen seslere bakılırsa insanlar yavaş yavaş sahura kalkıyorlar. Benim de artık yatma vaktim gelmiş gibi hissettim. Bir şeyler atıştırdım şimdi sahur niyetine. Suyumu da içip yatayım artık. Size bugün çok değişik bir yazı sundum galiba. Ordan buradan karman çorman bir yazı oldu. Siz beni mazur görün, gecenin üç buçuğunda bu kadar oluyo işte :)
Hepinize kucak dolusu sevgiler, Ramazan’ın getirdiği rahmet ve bereket sizinle olsun.
Dua etmeyi unutmayın, hoşçakalın…
Ekleme: gördüğünüz gibi resimdeki günü de yalnış yazmışım... saatin azizliği efendim :)
sertalpbilal…
Yazmak Üzerine...

Uzun zamandır aklımda olan
konuların başında, yazdığım deneme türü yazıların kitap haline getirilmesi var.
Bu aslında ticari kaygısı olmayan, kendimce bir eylem olarak algılanmalı.
Yazdığım yazıların herhangi bir değeri olduğuna dair bir iddiam yok aslında.
Yazılarım, kendi küçük dünyamın ardında gizlenen büyük düşlerin ve düşüncelerin
paylaşılma amacını taşıyor belki de. Şu anda kitabını okumakta olduğum ve
fikirlerinden çok etkilendiğim Jean Jacques Rousseau da kitabında şöyle diyor:
“Montaigne’in yaptığı benzer bir işe, kendisininkine tamamen zıt bir amaçla
girişiyorum; çünkü o Denemeler’ini
sadece başkaları için yazmışken, ben Düşler’i
sadece kendim için yazıyorum.” (Yalnız Gezenin Düşleri, sy.29) Bana kalırsa hem
Denemeler hem de Yalnız Gezenin Düşleri, benim yazdığım yazıların temelini
oluşturuyor. Ortaya yeni bir şey koyma gayesinde olmadan, okuduklarımla
yaşadıklarımın bir sentezini yapmak istiyorum sadece. Diğer insanların okuması
için bir isteğim yok aslında; çünkü yazdıklarımı okuyanlar bir şey elde
edemiyorlar. Bunun nedeni yazılarımda herhangi bir iddiamın veya tezimin
bulunmamasındandır. Çıkarımlarım kendime aittir ve pek çok insan tarafından
kolayca bulunabilir. Yazılarımın hedefi düşünmeyi unutmuş insanlara yardımcı
olabilmektir. Yazılarımı okumak isteyenlere ise tek tavsiyem “düşünmeleridir”.
Okuyan çoğu insanın bazı konularda benden çok daha parlak fikirlere ve
sonuçlara ulaşacağına eminim. Ben Rousseau’nun kitabını düşünmemi sağladığı
için çok beğendim; her ne kadar düşünmeden okumayı seven bir insan olsanız da
Rousseau sanki kitabı sizinle beraber yazmak ister gibi, sizi düşünmeye itiyor.
Bazı düşünceleri pek çok farklı şekilde peş peşe yazarak dikkatinizi
yoğunlaştırmanızı arzuluyor.
Blog tutmaya başlamanın bana en
büyük katkısını, yazdıklarım üzerinde kolayca görebilirsiniz. Deneme türü
yazılarımın başlarında çok büyük hatalar vardı. Özellikle kendi kendisi ile
çelişen cümleler oldukça fazlaydı. Düşündüklerimi yazıya dönüştürmek benim için
çok zordu. Kendimi ifade edemiyor ve bu yüzden kızıyordum kendime. Bu da
yazılarda anlam kaymalarına sebep olacak hatalar doğuruyordu. Hâlâ yazdığım
yazılarda kendimi tam olarak ifade edememiş olmama rağmen, bu konuda bir
ilerleme kaydettiğimi not almak gerekir. Artık söylemek istediklerimi daha açık
ve rahat bir yoldan dile getirebiliyorum. Bu da yeni konular hakkında düşünmek
ve yazmak isteğimi kamçılıyor.
Özellikle bisikletle tek başıma
yaptığım gezilerimde ve yine tek başıma bindiğim otobüslerde pek çok konu
geçiyor aklımdan. Bu geziler, yazdıklarım için önemli zaman dilimleri. Çoğu
şeyi burada düşünüyor, bilgisayarıma kavuşur kavuşmaz da onları buraya
aktarıyorum. Su sızdıran bir testi misali, yazıya aktarana kadar pek çok cümle aklımdan
gidiveriyor. Zaman zaman onları tekrar hatırlıyorum ama yazacak fırsatım
olmuyor bu defa. O yüzden elimden geldiğince not almaya çalışıyorum
düşündüklerimi. Varsa bir kâğıda, o yoksa cep telefonuma kısa notlar alıyorum.
Bu kısa notları sonradan bir araya getirmek zor olsa da çok tatlı bir şey.
İnsanlara kendimi anlatmaya
çalışmıyorum. Onların beni anlamasını da beklemiyorum. Hayata dair söylemek
istediklerimi iletmek istiyorum sadece. Her gün kendini bir koşuşturma içinde
bulan insanların biraz soluk alıp düşünmelerini istiyorum. Hayat boyu
kazandığınız tecrübelerin size altmış yetmiş yaşından sonra işe yarayacağınızı
düşünmüyorum. Hayatta neden bu kadar şey öğreniyoruz peki? Bence yapılması
gereken her şeyi deneme-yanılma ile öğrenmek değildir. Bizden önce düşünmüş ve
düşündüklerini başarılı bir şekilde anlatabilmiş insanlardan öğrenecek çok
şeyimizin olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda bir insana hayatı öğretmek için
dünya klasikleri bulunmaz fırsatlar.
Bence okuyarak başlamalıyız
tekrar hayata. Kuran-ı Kerim’in indirilen ilk ayeti de “Oku, Yaratan Rabbinin
adıyla oku!” değil mi? O halde önce okumalı. Sonra okuduklarımız bir demet
haline gelmeye başladığında ise aktarmalıyız. Bu dille de olabilir yazı ile de
olabilir. Ben yazı ile daha fazla insana ulaşacağımı düşündüğüm için yazıyorum.
Etrafında çok miktarda insan bulunanlar da bunları karşı tarafa öğretme
havasına girmeden anlatmalılar. Karşı tarafında fikirlerini almalı ve buna göre
çıkarımlarda bulunmalılar. Bu sayede düşünce dünyamıza pek çok değerli şey
koyabiliriz.
Eğer bu yazıyı buraya kadar
okuyabildiyseniz teşekkürler sizin, sevinci de benim olsun. Sağlıcakla…
..pembe ve mavi..

Pembe ve Mavi
Bir renk seçeyim dedim,
Ne siyah olsun istedim,
Ne de beyaz..
Ne karamsardım eskisi kadar,
Ne de ümidim kalmıştı yarınlara..
Güzel olsun istedim,
Hep olsun istediğim
Şeylerden vazgeçtiğim
Gibi olmasındı dileğim..
Güneşi göremeyip sararan yaprak gibi
Kendimi bilinmez bir boşluğa bırakıp,
Sadece bağırıp ve doyasıya haykırıp,
Bir bıçak gibi acıttı içime saplanıp,
Yere ulaşmadan öldüm, ben..
Derdime katlanıp..
Bir gece vardı yanımda arkadaş,
Gözyaşlarım da vardı derdime sırdaş..
Rengi seçip pembe olsun demiştim,
İçimde güller açsın, solmasın istemiştim,
Ne güneş kaldı gönlümde ne gül, ne de yaprak,
Bu sefer yanmıyor içim, sadece kurak,
Bir damla suya muhtaç ama,
Kimseden yardım istemeyecek kadar uzak..
Gözlerde bir ışıltıya hasret,
Ağlayan bir çocuk gibi ürkek,
Solan bir yaprak gibi incinmiş,
Unutulmuş bir kâğıt gibi kirlenmiş,
Bir kenarda sessizce,
Usulca izlerken hayatı,
Gözleri gülümseyen,
Yine de yaşamaya evet diyen,
Bir damla su ile sevinen,
Yüreğine denizler sevgiler dolduran,
Karadeniz kokan yüreğini paylaşan,
..benim..
..bu gece..
..rengim mavi olsun artık..
Arrivederci..
sertalpbilal 2007
Tavsiye Ettiklerim
![]()
![]()
![]()



