




<< | 1 / 7 | Sonraki Sayfa >>
Yazmak Üzerine...

Uzun zamandır aklımda olan
konuların başında, yazdığım deneme türü yazıların kitap haline getirilmesi var.
Bu aslında ticari kaygısı olmayan, kendimce bir eylem olarak algılanmalı.
Yazdığım yazıların herhangi bir değeri olduğuna dair bir iddiam yok aslında.
Yazılarım, kendi küçük dünyamın ardında gizlenen büyük düşlerin ve düşüncelerin
paylaşılma amacını taşıyor belki de. Şu anda kitabını okumakta olduğum ve
fikirlerinden çok etkilendiğim Jean Jacques Rousseau da kitabında şöyle diyor:
“Montaigne’in yaptığı benzer bir işe, kendisininkine tamamen zıt bir amaçla
girişiyorum; çünkü o Denemeler’ini
sadece başkaları için yazmışken, ben Düşler’i
sadece kendim için yazıyorum.” (Yalnız Gezenin Düşleri, sy.29) Bana kalırsa hem
Denemeler hem de Yalnız Gezenin Düşleri, benim yazdığım yazıların temelini
oluşturuyor. Ortaya yeni bir şey koyma gayesinde olmadan, okuduklarımla
yaşadıklarımın bir sentezini yapmak istiyorum sadece. Diğer insanların okuması
için bir isteğim yok aslında; çünkü yazdıklarımı okuyanlar bir şey elde
edemiyorlar. Bunun nedeni yazılarımda herhangi bir iddiamın veya tezimin
bulunmamasındandır. Çıkarımlarım kendime aittir ve pek çok insan tarafından
kolayca bulunabilir. Yazılarımın hedefi düşünmeyi unutmuş insanlara yardımcı
olabilmektir. Yazılarımı okumak isteyenlere ise tek tavsiyem “düşünmeleridir”.
Okuyan çoğu insanın bazı konularda benden çok daha parlak fikirlere ve
sonuçlara ulaşacağına eminim. Ben Rousseau’nun kitabını düşünmemi sağladığı
için çok beğendim; her ne kadar düşünmeden okumayı seven bir insan olsanız da
Rousseau sanki kitabı sizinle beraber yazmak ister gibi, sizi düşünmeye itiyor.
Bazı düşünceleri pek çok farklı şekilde peş peşe yazarak dikkatinizi
yoğunlaştırmanızı arzuluyor.
Blog tutmaya başlamanın bana en
büyük katkısını, yazdıklarım üzerinde kolayca görebilirsiniz. Deneme türü
yazılarımın başlarında çok büyük hatalar vardı. Özellikle kendi kendisi ile
çelişen cümleler oldukça fazlaydı. Düşündüklerimi yazıya dönüştürmek benim için
çok zordu. Kendimi ifade edemiyor ve bu yüzden kızıyordum kendime. Bu da
yazılarda anlam kaymalarına sebep olacak hatalar doğuruyordu. Hâlâ yazdığım
yazılarda kendimi tam olarak ifade edememiş olmama rağmen, bu konuda bir
ilerleme kaydettiğimi not almak gerekir. Artık söylemek istediklerimi daha açık
ve rahat bir yoldan dile getirebiliyorum. Bu da yeni konular hakkında düşünmek
ve yazmak isteğimi kamçılıyor.
Özellikle bisikletle tek başıma
yaptığım gezilerimde ve yine tek başıma bindiğim otobüslerde pek çok konu
geçiyor aklımdan. Bu geziler, yazdıklarım için önemli zaman dilimleri. Çoğu
şeyi burada düşünüyor, bilgisayarıma kavuşur kavuşmaz da onları buraya
aktarıyorum. Su sızdıran bir testi misali, yazıya aktarana kadar pek çok cümle aklımdan
gidiveriyor. Zaman zaman onları tekrar hatırlıyorum ama yazacak fırsatım
olmuyor bu defa. O yüzden elimden geldiğince not almaya çalışıyorum
düşündüklerimi. Varsa bir kâğıda, o yoksa cep telefonuma kısa notlar alıyorum.
Bu kısa notları sonradan bir araya getirmek zor olsa da çok tatlı bir şey.
İnsanlara kendimi anlatmaya
çalışmıyorum. Onların beni anlamasını da beklemiyorum. Hayata dair söylemek
istediklerimi iletmek istiyorum sadece. Her gün kendini bir koşuşturma içinde
bulan insanların biraz soluk alıp düşünmelerini istiyorum. Hayat boyu
kazandığınız tecrübelerin size altmış yetmiş yaşından sonra işe yarayacağınızı
düşünmüyorum. Hayatta neden bu kadar şey öğreniyoruz peki? Bence yapılması
gereken her şeyi deneme-yanılma ile öğrenmek değildir. Bizden önce düşünmüş ve
düşündüklerini başarılı bir şekilde anlatabilmiş insanlardan öğrenecek çok
şeyimizin olduğunu düşünüyorum. Bu bağlamda bir insana hayatı öğretmek için
dünya klasikleri bulunmaz fırsatlar.
Bence okuyarak başlamalıyız
tekrar hayata. Kuran-ı Kerim’in indirilen ilk ayeti de “Oku, Yaratan Rabbinin
adıyla oku!” değil mi? O halde önce okumalı. Sonra okuduklarımız bir demet
haline gelmeye başladığında ise aktarmalıyız. Bu dille de olabilir yazı ile de
olabilir. Ben yazı ile daha fazla insana ulaşacağımı düşündüğüm için yazıyorum.
Etrafında çok miktarda insan bulunanlar da bunları karşı tarafa öğretme
havasına girmeden anlatmalılar. Karşı tarafında fikirlerini almalı ve buna göre
çıkarımlarda bulunmalılar. Bu sayede düşünce dünyamıza pek çok değerli şey
koyabiliriz.
Eğer bu yazıyı buraya kadar
okuyabildiyseniz teşekkürler sizin, sevinci de benim olsun. Sağlıcakla…
Depresyon Üzerine

Günlük yaşamımızda çokça
duyduğumuz ve yaşadığımızı iddia ettiğimiz depresyon konusuna eğilmek istedim.
Depresyon meselesine kısa bir giriş yapalım. Öncelikle depresyonun bir ruh hali
olduğunu söylemek gerekir. Bence bir hastalık değildir (modern tıp ise
depresyonun bir hastalık olduğunu iddia ediyor) ama hastalık kadar zarar verir.
Şu unutulmamalıdır ki her insan depresyona girebilir.
Depresyon, insanın çökmüş
haldeki ruh durumudur. Depresyonun bilinen en önemli özelliği kişinin yaptığı işlerden
zevk alamamasıdır. Daha önceden zevkle yapmakta olduğu bir faaliyeti (örneğin
oyun oynamak) insana zevk vermemeye başlamışsa depresif ruh haline girilmiş
demektir. Bundan da önemlisi depresyon, ümidin bittiği yerde başlar. Ümidi olan
insan depresyonda olmayacağı gibi, depresyonda olan insanın da ümidi olmaz. (ne
laf ettik be). Olaylar karşısında yılgındır, kendine değer vermez, etrafında
olan olaylara karşı tepkileri oldukça zayıflar. İnsan ister istemez bulunduğu
durumdan dolayı acı duymaya başlar. Bu acı doğal olarak günlük hayatta yaptığı
diğer işleri de etkiler. Etrafındaki insanlarla anlaşma problemi çeker. Ve
galiba en önemlisi depresyondaki insan, etrafındakilerin onu anlamamasından
dolayı yakınır. Bazıları konuşacak birini ararken, bazıları kimseyle konuşmak
istemeyecek kadar içine kapanır. Depresyona yol açan olaylar genelde çözümü zor
olduğu için depresyondaki insanların normale dönmesi zaman alır. Depresyonun en
uç noktalarında ise insan ölümü düşünür. Günlük yaşamda yaşanan moral kayıpları
ise depresyon değildir.
Depresyonun belirtilerinden
bahsettik. Peki depresyondaki birinin yakını olarak bize ne yapmak düşer?
Öncelikle depresyondaki kişinin agresif olmasının doğal olduğu akılda
tutulmalıdır. Kişinin size karşı baskısı hoş karşılanmalı, derdini anlatmak
istiyorsa dinlenmesi gerekir. Eğer depresyon ağır geçiyorsa, kişi, doktora
gitmeye ikna edilmelidir. Başta dediğim gibi modern tıp, depresyonu tedavi
edilebilinen bir hastalık olarak görmektedir. Antidepresan ilaçlar, depresyon
tedavisinde kullanılabilinir tabii doktor gözetiminde.
Şimdi meselenin psiklojik
boyutuna geçmek istiyorum. Depresyondaki kişiye, ona hala değer veren
insanların bulunduğu belli edilmeli, sorunları karşısında ona destek
verilmelidir. Canını sıkan meselelerde yardımcı olunabiliyorsa olunmalı, bu
mümkün değilse kişiye destek belli edilmelidir. Depresyonu tetikleyen büyük
etkenlerden biri yalnızlıktır. Mümkünse diğer arkadaşları iletişime geçilip,
moralini düzeltici etkinliklerde bulunulmalıdır. Özellikle değer verdiği
insanların desteği depresyonun etkilerini hafifletebilir. Hasta yalnız
bırakılmamalıdır. Hastaya karşı da hoşgörü had safhada olmalıdır. Hastanın sizi
kırabileceği unutulmamalıdır.
Hepinize sağlık dolu,
depresyonsuz günler dilerim efendim…
Yok Be Kardeşim.. Daha Neler..

Başlık ilgi çekici olsun dedim.
Böylelikle okumanız kolaylaşır diye düşünüyorum. Aslında bu bir psikolojik test
bile olabilirdi. Ama kendimi hiiiiç öyle uğraştıracak havada değilim inanın ki.
Böyle kısa bir giriş yaptıktan sonra başlayalım bakalım.
Şimdi efendim geçen gün
düşünüyordum da dünyada olayları ikiye ayırmak lazım. Birincisi herkesi
etkileyen genel meseleler, ikincisi bireyleri etkileyen günlük meseleler.
Mesela Amerika’nın Ortadoğu’ya saldırması genel bir meseledir. Burada yaşayan
bir insanın yaşadığı sıkıntılar da genel meselelerin tetiklediği bireysel bir
mesele. Dünyada tüm olaylar böyle gibi geliyor bana. Bunun nedeni galiba Atilla
Akar ve Mahir Kaynak’ın kitaplarını okuduktan sonra edebi kitaplar okumaya
başlamış olmam. Dünyada neler olup bitiyor ama biz bazen kendi meselelerimizle
uğraşıyoruz. Aslında hepimiz insan olduğumuz için bunu kabul etmemiz gerekiyor.
Herkesin kendine ait dertleri sıkıntıları var.
Evet, ne kadar üzücü olsa da
dünyada sayısız sıkıntı var. Ogün Şanlısoy’un şarkısında dediği gibi “Sorsan
sorun yok mudur, dünya sorunla kaynar…” Burası da bu şarkıyı dinlerken aklıma
gelmişti. Herkesin bir derdi var ama bazılarının çözümü yok gibi. Aslında
dünyada çözümsüz sorun yoktur diye düşünüyorum. Çünkü çözümü olmayan meseleler
cidden üzülmeye değmiyor. Üzülmekle elinize bir şey de geçmiyor. Geçen gün,
duyduğum bir meseleden dolayı çok üzülen birini gördüm ve benim de canım
sıkıldı. O an ne desem bilemedim. Geçen yazımda insanları dinleyebilmenin ne
büyük bir erdem olduğunu söylemiştim. Kendim başkasının sorununu dinlerken şunu
da fark ettim: Sorunları dinleyebilmek kadar karşı taraftakinin moralini
düzeltecek şeyler söylemek de zor. Gerçi bu konuşma yüz yüze yapılmış olsa daha
etkili bir cevap verebilirdim. 160 karaktere ne kadar şey sığarsa o kadar
teselli edebildim ve üzüldüm.
Dünyada ne büyük sıkıntılar
dertler var. O yüzden halimize yine de şükretmemiz lazım. Nasıl olursa olsun
dünyadaki herkesin, hayatı sevebilmek için az da olsa bir nedeni var olduğuna
inanıyorum. Haksız mıyım? Siz sevmiyor musunuz yaşamayı?
İnsanların yaşama olan sevgisi
hakkında daha sonra bir yazı yazmayı düşünüyorum. Konu sapmadan yazıyı bitirelim.
Hepinize sıkıntısız günler diliyorum, bir derdiniz olduğunda bana da yan
taraftan ulaşabilirsiniz. :)
Hoşçakalııııın…
Anlatılmak İstenen?

İnsanların iletişiminde bir problem olduğunu
düşünüyorum. En azından şunu itiraf etmeliyiz: Biz, dinleme özürlüyüz. Herhangi
bir meselede bile kendi fikirlerimizi sonuna kadar destekliyoruz. Karşı tarafın
fikrini sormadan tartmadan özellikle hiç yanılmayan(!) önyargılarımıza
güvenerek, belki de kendimize en büyük kötülüğü yapıyoruz. Bu sayede toplumda
çatlamalar meydana geliyor. Kimse anlatılmak istenenin farkında olmuyor.
İnsanları dinlemeyi başarabilen insanlar ise gerçekten çok az sayıda ve
bulanlar ellerinden kaçırmak istemiyor.
Eksiğimiz dinlemek. İnsanların ne kadar
karışık duygulardan meydana geldiğini bundan önce defalarca söylemiştik. Her
insan bir duygu yumağıdır. Bizse karşımızdakine robot gibi davranıyoruz.
Peki Bilal bu konuya nerden geldi
diyeceksiniz. Hemen söyleyeyim. Son zamanlarda anlatmak istediğim şeyleri
anlatacak birini bulmakta zorluk çekiyorum. MSN üzerinde birkaç kişiyle
konuşmuyor olsam (mesela elektriğin veya internetin kesildiğini düşünün) bu
problemin büyüyeceğine eminim. Allah’a şükür şu satırları yazarken öyle çok da
kötü değilim. Buradan sevgili Güzin Apla’ma, Cansu’ya ve Hüseyin’e
teşekkürlerimi sunuyorum.
Konuya geri dönelim. İletişim kopukluğumuz
yüzünden insanlardan çok çabuk uzaklaşıyoruz. İletişim kopukluğundan kastım
arayıp sormamak değil. Dinlememek. Bunu ben de beceremiyorum. Bu bir insanın
kazanabileceği en önemli özelliklerden olsa gerek. Başkalarının bir şey
anlatması hoşuma gidiyor ama anlatılanların güzelliği ölçüsünde. Yeri gelir
dert, yeri gelir mutluluk dinlerim hatta dinlediğim mutluluğun resmini de
yaparım ama hakkıyla dinlemek ayrı bir şey.
İnsanlarda iletişimin yüzde yetmişe yakını
görsel olarak sağlanıyormuş. Bence bundan da önemlisi insanlarda konuşmadan
gelişen bir iletişim de mevcut. Görsel de değil işitsel de değil. Buna ne isim
verilir bilmiyorum. Eh malum, konuşunca anlaşamıyoruz o yüzden alternatif iletişim
yolları arıyoruz.
Bence ortaöğretim kurumlarında insanları
dinlemek öğretilmeli. İlkokul’da hocamız uyarırdı hep arkadaşınız konuşurken
dinleyin diye. Bence liseye ve üniversiteye gelince insanlar bi tuhaflaşıyor.
Üniversite’ye geçen bir öğrencinin ben manevi olarak çok zarar görebileceğine
inanıyorum. Lisede gayet başarılı ve örnek olan insanların, üniversitede neler
yaşadığını duydum ve kısmen gördüm. Ama tüm bu dertlerin çözümünde insanlara
değer vermek, onları dinlemek çok önemli bir rol tutuyor.
İnsanları anlamadan yargılamayın diye bu
yüzden diyoruz. Empati’nin önemi de buradan geliyor. Asıl hedefimiz
karşımızdakini anlayabilmek ve kendimizi de karşıya anlatabilmek.
Araçlarımızdan birisi de karşımızdakine hak ettiği değeri vermek ve bunu belli
etmek. Zira kalbini kırdığınız bir insana, hayatta kendinizi tam olarak anlatamazsınız.
Benden söylemesi..
Vaktinizi almamışımdır umarım. Gecenin
dördünde aklıma başka bir şey gelmedi kusura bakmayın. Hepinize huzur dolu
günler diliyorum efendim..
Hoşçakalın.
Tavsiye Ettiklerim
![]()
![]()
![]()


